KENDİMİ KARABÜK’TE HİSSETTİM
27.04.2008 Pazar günü Ruhi Gezer kardeşimizin düğününe katıldım. Köylülerimizin çoğunu göreceğim için çok heyecanlıydım. Salona ilk girenlerdenim. Kendimize ortalardan bir masa kaptık. İlk gelenlerden biri Gülahmet Dayım idi. Büyük Babamın Halası Çakır Emine’nin oğlu. Hem anasından hem de babasından dolayı akrabayız.
Masamıza yöneldi ve hemen elini öptüm. Bir zaman sonra tanıdıklar masamıza uğramaya başladı. Ben de dayıma gelenlerin kim olduğunu, kimlerden olduğunu bir elçi gibi anlatmaya çalışıyordum. “Bu gelenlerin çoğunu tanımıyorum ama büyük ihtimal akrabayızdır.” Dedi. Evet tanımıyor ama sorun yaşının büyük olduğu değildi. Bizler şu acı gerçekle karşı karşıyayız: Düğünlerde, derneklerde birbirimizi tanıtmadık – tanıştırmadık. Tanıdıklarımızın yanına uğramadık veya tanımamazlıktan geldik. Sonuç, kimse kimseyi tanımıyor. Yıllar geçtikçe akraba olduğumuz halde yabancılaştık.
Bu gerçeği bildiğim için, dayıma konsolosluk yaptım. Yaptığımla da gurur duyuyorum.
Gelenler çoğaldı ve salon dolmaya başladı. Dayım, hiç unutmayacağım şu sözü söyledi: “Kendimi Karabük’te hissettim.” Bir Karabüklü olarak çok gurur duydum. Tabii bu gurur köylülerimizin düğüne gösterdiği yoğun ilginin sonucuydu.
Herkes tanıdıklarını görmüş heyecan içinde oynayanları seyrediyor. Kimi kendini kaptırıp ortada oynuyordu. Sanki bu gün iple çekilmişti. Köylülerimiz bayağı da kurluymuş. Hepsini bu düğünde döküverdi. Beni soracak olursanız, oynamadım ama becersem oynardım herhalde. Ama üzülmeyim çok iyi ritim tuttum. Hele o simisim havası yok mu, “ah bee” dedirttiriyor. 30 yıllık bir “ah”.
Bu arada zurnacımızın da köyümüzden olması ayrı gururlandırdı beni. Müzik kulağı olan biri olarak şunu söyleyebilirim. 10 üstü on. Orhan Baba deyimiyle notum 12. daha önceki yazımda da söylemiştim ya köyün 30 yılı gözümün önünden geçti.
Halay çekenler fena değildi ama Apul olsaydı daha iyi olurdu. Geçen sene ameliyat olan Apul dayıya da bu güzel anılar için çok teşekkür ediyorum.
Gözüm, rahmetli Ali Yüksel’i ve Dursun Yıldırımı aradı. İkisi çok iyi kaşık oyunu oynardı. Mıstık dayının sırık oyunu yılgın olmadığından oynanamadı herhalde. Hey gidi günler hey….Orkestra çaldıkça orta alan doldu hatta halayda birkaç halka oluştu. Bir an, erkekler ve bayanlar birbirine dokunacak diye endişelendim çünkü Allah muhafaza hassas bir konu bir tatsızlık olabilirdi. Neyse ki olmadı. Bu endişemin nedeni, bir akrabamın düğününde çıkan kavgaydı. Gitmedim ama giden birinden duydum: iç içe geçen halkalardan dolayı bir erkek bir kıza dokunmuş. İsteyerek mi oldu, istemeden mi oldu onu Allah bilir. Bunun üzerine ortalık karışmış. Ondan sonra kim kime, dumduna…
Bunun için şu teklifi yapmıştım. Bayanlarla erkekler aynı anda oynamasınlar. Değişmeli oynasınlar. Hem kültürümüz böyleydi. Karışık oynama yoktu.
Bir teklifim daha olacak kıymetli köylülerime. Madem salon düğünleri kaçınılmaz oldu, o zaman köy düğününü salona uyduracağız. Mesela: Salonun bir bölümü kız tarafına ait olsun. Kına yakıp gelinle vedalaşsınlar. İki üç delikanlı motur görevi üstlenip temsili aşboğaz yapsınlar. Davul vursun: dam dam dam. Dam bıd dam. İşte bu hava yok mu beni bu yazıyı yazarken bile ağlattı. Temsili olarak gelin salonda gezdirilsin. Bu arada alay gezdirme havası çalsın. Dananani nani naaaaa, li liii, daninana ninanaa. Gelin ve damat yerlerine otururken davul coşsun. Buğday şekerler atılsın gelinin başına.
Bunları yazmak ve düşünmek beni çook duygulandırıyor ama yetmiyor. Bir de bizden sonraki nesiller de bu kültürü yaşatmalılar. Sonrakilere öğretelim ki onlar da sonrakilere anlatsınlar.
Hayalimdeki Karabük
Köyümün güzelliklerini daha önceki yazılarımda anlatmıştım. Köyüme aşığım açıkçası… Nasıl aşık olmayayım ki?
Sizin başınıza da geldi mi bilmiyorum ama rüyalarımda köyün eski halini görüyorum. Yukarı pınarın oradaki yolun yamaçlarından kaydığımızı. Şimdi Hüseyin Dönmez’in bahçesinin yola bakan yerdeki gölü ve patlattığımız çamuru, yaylandığımız hayiti… Mezarlığın aşağısındaki taş kırma makinesini… Höllük deresini… Düz’deki hayitleri, harmanı. Kızların bayramlarda salıncak kurduğu ve katık suyunu verdiği kavlağan ağacını… Hele orda bir çamur vardı ki özlü böyle, patlancıktan çıkan ses çocuk dünyamızın neşeli sesi olurdu. Çimdiğimiz koca yarı görürdüm rüyalarımda. Bu örnekleri uzatmak mümkün.
Galiba köyümüzün eski hali daha güzeldi. Bilmiyorum. Belki nostalji takıntısı da olabilir benimkisi ama birçoğunuzun da “Haklısın Mustafa Hoca, köyümüz eskiden daha güzeldi.” diyeceğinizi şimdiden duyar gibiyim.
Hızlı bir değişimin içerisinde köyüm. Düşünün, üç ağacı olan bir köy, şimdi ağaçlıktan ve yeşillikten görünmez halde. Bir de insanı içindeki kara kelimesini yeşile çevirse çok iyi olacak. Hem, yeşillik bir köye kalbi kara insan yakışmıyor.
Aslında ne istiyorum biliyor musunuz; öncelikle bayramlar eski neşesine kavuşmalı. O günlerde televizyon kapatılsın, insanlar birbiriyle muhabbet etsin. Yine grup grup, evleri bayramlaşmak için dolaşsın. Tadını hiçbir yerde bulamadığım irmik tatlısını bulsun ikram olarak. Bol haşgaşlı parmak yesin. Küslükler olmasın.
Düğünlerimiz yine davullu zurnalı olsun. Orkestra girmesin saf köyün hayatına. Erkekler simsimi kıyamete kadar unutmasın. Sırık oyunu tekrar oynansın. Tiyatrolaşsın. Daha görselleşsin. Düğün alayı Malibükü’nden İlice’ye kadar gezsin. Kamyonun kasası dolsun. Yine diğer köyden gelenler evlerimizde ağırlansın. Benden önceki nesil diğer köylüleri de biliyor ama ben ve benden sonrakiler yakın köylüleri hiç bilmiyoruz. Kadınlar ve kızlar ya dam üstünde ya da pencereden oynayan erkekleri seyretsin. Ortalığa çıkıp da çevre kirliliğine neden olmasın. Kız evine kızlardan başkası girmesin. Sonra namus duygumuz kabarıyor ve kavgalı düğünler başlıyor.
Büyükler unutulmasın ve ziyaret edilsin. Aşağı – yukarı mahalle ayrımı, parti ayrımı, sülale ayrımı kalksın. Neticede üç veya dört haneden kurulmadık mı? Yakın veya uzaktan akraba değil miyiz?
Eskisi gibi yollarımız genişlesin. Hatta asfaltlansın. Buna hakkımız yok mu? Herkes tarlasına aracıyla korkmadan, çekinmeden gitsin. Sınar davları kapansın. Bahçe genişletme kötü alışkanlığı son bulsun. Kamu malını herkes, kendi malından daha üstün tutmalı. Köy okulumuz açılıp modern hale getirilmeli. Emekli olan köy öğretmenleri köyün çocuklarını eğitmek için bir çaba içinde olmalı. Sosyal ve kültürel etkinlikler geliştirilmeli. Kasım Hoca’nın kurduğu. Karabük Spor sahalarda fırtına gibi esmeli.
Su kanalları yeniden düzenlenip “kapağı indir-kaldır”la tarla, bahçe sulanmalı. Suyun yukarısında olan köylü, kendini üste çıkarmamalı, aşağıdakileri düşünmeli. Kardeş gibi olmalı. “Rabbena hep bana”cıları tarihimizin mezarlığına gömmeli ve sıra –keşik-le iş yapmalı. Suyu kendi malı gibi görenler utancından sokağa çıkamamalı. Kötü düşünceye sahip talihsizler, önce o kötülüğün kendisine yapılması halinde neler düşüneceğini ve yapacağını hesaba katmalı.
Alt ve üst yapısıyla şehirleşmiş bir köy istiyorum. Gelecek seçimde muhtar olmak isteyen adaylara naçizane tavsiyem budur. Doğrudan ve güzelden yana olanların sayısının artmasını istiyorum. “Kara talihini yenen, ilkbahar coşkusuyla hareket eden bir Karabük Köyü istiyorum.”
YEŞİLIRMAK ÇAĞIRIYOR BENİ
Merhaba Karabük. İlk yazı dizisinde eskilerde kalan ama özlemle andığımız bazı meselelerden bahsettik. Bu site sayesinde benim gibi düşünenler bir adım daha atabilir. İnternet sayesinde iletişim artık çok kolay. Rahat rahat köy meseleleriyle ilgili konuşabiliriz. Hemen şunu söyleyeyim: “Sadece ben doğruyum.” Anlayışını değiştirmek, karşıdakinin bakışını da kendi içerisinde anlamak lazım.
Bizler sonraki nesillere örnek olmalıyız. Geçmişimizi unutmadan ama geçmişe takılmadan bir yol çizmeliyiz kendimize. Özellikle annemi dinlediğim zaman bazen gülüyor, bazen de üzülüyorum. 50 yılı aşkın bir hayat tecrübesi var onda. Mesela: Kadınlar arası çekişler bir hafta sürermiş. Çok komik geliyor şu an bana. Çok şükür böyle kötü bir uygulama kalmadı artık. Dışarıda kimse banyo yapmıyor. Demek ki çağ atlamış köyümüz.
Şu zamanın en büyük problemi, insanların toplumsaldan uzaklaşarak bireyselleşmesidir. İnsanın fizyolojik ve psikolojik yapısında toplumsallık vardır. Lakin zamanın bireysel araçları, insanları kendi kendileriyle baş başa bırakmıştır. Bir edebiyat kültür merkezi sayılan “pınarlar” artık yok. Pınara su doldurma bahanesiyle gelen kadın ve kızlar birbirleriyle iletişim kurup toplumsallaşmaya ayak uyduruyorlardı. Bazı dedi – kodular da yine pınarlarda yayılırdı. “Ana Haber Merkezi” gibiydi pınar başları. Artık pınarımız yok.
Kültür bahçelerinden biri de tarlada “keşik” (imece) yöntemiyle bir araya gelen köylülerimiz birbirlerine “mani” söylermiş. Hatta bu konuda ün yapmış kadınlar da var. Türkü yakmalar vs…
Son zamanlarda kültür ve yöreye merak sardım. Televizyonda örnekler görüyorum, imrenerek gıptayla seyrediyorum. Ya biz? Televizyonda gösterecek ve belgeselimizi yapacak ne var? Koca bir hiç. Tabi kültür bilincini yitirirsek. İlk yazıda da belirttiğim gibi köyümüzün belgesellik çok yönü var. Bizlere düşen bu bilgi birikimini derlemek ve düzenlemektir. “ariiyp, heeri, uşaaak, doool mü vb yerel ağızlar artık unutuluyor bizler tarafından. Köylü gibi konuşalım demiyorum ama bunlar gök kuşağının renkleri gibi zenginliğimizdir. Unutmayalım. Köyümüzü, köylümüzü, Karabük kültürünü… Hani bir şarkı sözü var ya: “Orda bir köy var, uzakta. Gitmesek de, görmesek de, o köy bizim köyümüzdür.” İşte bir köy var uzakta. Karabük. Gitmesek de görmesek de o bizim vatanımız, canımız, damarımızdaki kanımız.
Birçok kez köyümüzü 25 yıl önceki haliyle rüyamızda görüyorum. Top sahasının eski halini… Höllükderesi’nin eski halini, Kânatlı”nı (Kahın altı)… Hele Yeşilırmak? Balıkçıyı denizin çekmesi gibi beni de çekiyor Yeşilırmak. Hatta çağırıyor. Yeşilırmak hayatım, şimdi, sınıftaki öğrencilerime ders konusu oluyor. Öğrencilerimin çoğu “keşke biz de öyle bir yerde yaşasaydık” diyor. Şehirdeki beton yığınlarından sıkılmış tabi.
Şimdi bize bir görev düşüyor. Köyümüzle ilgili bilgi ve belgeyi sitemize aktarmak. Kim bilir? Kitabı çıkar köyümüzün belki? Bu bilince sahip köylülerimiz, yılın bir günü köyün yaylasında bir araya gelir, festival, şölen ve kültür bayramı gibi bir gün yaşarız. Ne dersiniz, olamaz mı? Yüreğinizde Karabük aşkını hissederseniz tabi ki olur.
Eskilerdeki köyümüzü bir kitap halinde festivalde tanıtır; düğün uygulamaları, tiyatro, yerel oyunlarımız, “Allah rahmet eylesin” Dursun Yıldırım’ın kaşık oyunu, Mıstık’ın sırık oyunu, güreş, davul ve zurna repertuarı, geleneksel kıyafetlerimiz sergilenir.
Hadi Karabük, canlan ve kendine gel. Eğer siz kendinize “garibüg” derseniz hep garip kalırsınız. Ama değilsiniz. Değiliz. “Biz bu işi yaparız.” deyin. En azından böyle diyenleri destekleyin, onlara yardımcı olun.
Sizlere örnek olması açısından düğün müzikleriyle ilgili birkaç eser hazırladım. Hele gelinin eşyalarını taşırken çalan davul ve zurna hala beni “Karabük”ün tarihine götürür ve “Neydi o günler dedirttirir.
Benim adreslerime mail atarsanız bunu size gönderebilirim. Site yöneticisine de gönderdim. Siteyi gezerken o eski müzikleri dinler ve tarihte bir “Karabük” yolculuğu yaparsınız.
KARBÜKLÜLÜK BİLİNCİ
Merhaba sayın ve sevgili köylülerim. Hepinizi bu sitede görmek istiyorum. Köyümüz sürekli bir göç rüzgarıyla kan kaybetmektedir. Köyde kalanların nüfusu, köy dışına göç edenlerin nüfusunun çok çok gerisinde kaldı. Tabi herkesin kendine göre bir nedeni var. Mesela ben… Ne işin var İstanbul’da?
1989’dan beri İstanbul havasını kokluyorum. Kokladığım havalardan biri de patladı. Ciddi söylüyorum. 93 yılı ve öncesinde Hekimbaşı civarında temiz hava almak mümkün değildi. O zamanlar yurtta kalıyordum. Yatakhaneden etüt binası giderken dışarının pis havası yüzünden nefesimi tutup da etüt binasına giderdim. Sonunda bu pisliğe çöp bile dayanamadı ve 1993 yılında patlayıverdi.
89’dan bu yana birçok kez yaz tatillerinde köye giderdim. Beni çeken şey neydi tam olarak bilmiyorum. Ama “kargaya yavrusu şahin görünür” hesabı mıdır bilmem ama köyüme gitmeden duramıyorum.
25 yıl öncesine kadar hatırlıyorum. Köyümüz neydi, ne oldu? Çoğunuz bilirsiniz. Hayitleriyle meşhur Karabük Köyü’nde topu topu üç ağaç varmış. Birisi de bizim evin köşesindeki sakızlık ağacı. Sulama kanallarının köyümze gelmesiyle köyümüz yeşillik içinde kayboldu. Artık sadece minareyi görebiliyoruz. Bir de yol kenarındaki evleri. Çok değişmiş köyüm çoook.
Artık her evin önünde bir traktör veya bir araç. Dışardan görünüş mükemmel.
25 yıl ve öncesine gittiğimizde köyümüz hayli fakirdi. Buna rağmen insani ilişkilerde bir “can-ciğer”lik vardı. Herkes bir birine yardım eder, ödünç verme önemliydi. Özellikle düğün ve bayramlarımız çok güzeldi. “Düz”deki ağaçta kızlar sallanır, erkekler onları mantar tabancasıyla korkuturdu. “Taktambil”de sallananlara “Katık suyu” verilirdi. Ayran değil. Düğünlerde simsim vazgeçilmez bir geleneksel oyunumuzdu. Ortaya ateş yakılır, büyük erkekler bir birlerinin sırtına “şaaak” diye vurarak oyuna girerdi. Güreşler yapılırdı. Erkekler kadın kıyafeti giyerek komedi yaparlardı. Komedi dedim de aklıma hemen “Mıstık Dayı” Mustafa Ekin geldi. Tiyatroyu bilmeyen bizler, o ve ekibi sayesinde bizleri tiyatroyla tanıştırdılar. Hele o düğünlerde çalan zurna sesleri?… Hala aklıma geldikçe neden böyle oldu? Diyorum kendi kendime. Neydi o günler.
Gel gelelim şimdiki halimize. Cebimiz para gördükçe samimiyet azaldı. Kimse kimseye iş yaptıramaz oldu. Gerçi iş yapacak olanlar da göçtüler şehrin kirli dünyasına. Ulukavağımız yok. Sallanacağımız ağaç yok. Katık suyu da yok. Düğünler renksizleşti. Kültürümüzü fare gibi kemirerek çağa ayak uydurduk. “Şaak” sesleri artık “pııt” oldu. Çünkü oyuncuların yaşı 10’un da altına düştü. Eskiden kadınlar pencerelerden erkekleri seyrederdi, şimdi erkekler kadın kızları orkestra önünde seyreder oldu. Tiyatro yok, güreş yok. Bölgemizin güreşçisi yok. Yok, yok, yok… Neden?
Bizler Karabük’ü unuttuk aslında. Sadece eski fotoğraflara bakarak “neydi o günler” diye hayıflanıyoruz. Bizler bir birimizi unuttuk. Artık sadece salon düğünlerinde veya cenazelerde buluşuyoruz. Ölü toprağı var sanki üzerimizde. Geçen sene dernek kuralım diye bir fikir çıktı ortaya. Herkes, geçmişten gelen bir özlemle bayağı desteklediler. Aradan zaman geçtikçe bu fikir bazlıları tarafından istismar edildi. Çok değişik istekler oldu. Tabi bunların hepsini yerine getirmek mümkün olmadı. İlk piknik çok güzel geçti. Uzun zaman aradan ilk defa köylülerimiz bir birini burada gördü. Özellikle yeni yetişen nesil, birbirini tanıma fırsatı buldu. Sonra ikinci piknik yapıldı, katılım biraz düştü.
Kimin fikri ne olursa olsun, bir araya gelemeyecek miyiz? Aynı köylü değil miyiz? Hepinizin kimliğinde 035 yok mu?
Ey Karabüklüler, köyünüze, derneğinize, internet sitesine veya köy ile ilgili yapılacak çalışmalara katılın, katılın. Çekemeyenlerin sözlerine kulak vermeyin. Sevgi ve saygılarımı sunuyorum …..
MUSTAFA ÇELİK
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
18/04/2007
|